Anadolu Hisarı ve Çengelköy

Haftasonları -ve aslında haftaiçi de dahil olmak üzere – İstanbul’da her yer her daim kalabalık oluyor evet, ama ben seviyorum, insan sevdiğini rağmenlerle sevsin buna şehirler de dahil… Riyad’daki terkedilmiş gibi ıssız (ve tabi sıcak) parklardan caddelerden sonra çok keyif veriyor.

Hele deniz.. Öyle çok seviyorum ki. İstediğim anda yarım saatte deniz kıyısına ulaşabilmek bana her seferinde bir şükür sebebi oluyor.

Bu sene sonbahar uzun sürdü, geçen sene kış daha çabuk gelmişti diye hatırlıyorum. Güneşi ve mavi gökyüzünü gördüğümüz her haftasonunu ‘belki bu son bahar havası’ diyerek değerlendirmeye çalışıyoruz biz de.

Bu haftasonu, öyle böyle değil, hakiki (ve muhtemelen kış öncesi son) bahar havası vardı İstanbul’da.. Cumartesi gününü Anadolu yakasında geçirdik. Çocuklar erkenden uyandığı için kahvaltı hazırlık meseleleri saat 10’da tamamlanmış olabiliyor ve erkenden yola çıkabiliyoruz. Evden çıkıp FSM’den Anadolu Hisarı’na ulaşmamız yarım saatten kısa sürdü.

Anadolu yakasını bayramda detaylı bir şekilde gezdiğimiz için bu sefer hisara gitmedik, Göksu’yu da es geçtik, doğrudan Sabancı Öğretmenevi’ne gittik.

Mis gibiydi mis..Nasıl bir huzur… Denizlerin okyanusların, yosunuyla taşıyla kumuyla dalgasıyla dünyanın sudan çok huzur ihtiyacını karşılamak için var olduklarını söyleseler inanırım, öyle seviyorum… Seyrettim, seyrettim gözlerim doysun diye. Çay içtik, deniz hafif hafif dalgalanırken rüzgar çok hafif esiyordu. Ya bulutlar, her yerde böyle değil, heryerde gökyüzü mavi değil, bunu artık bildiğimden, bu mavinin de tadını çıkardım.

IMG_3991

Öğretmenevi herkese açık, restoran bölümü de var cafe bölümü de, gelenler kahvaltı yapıyordu çoğunlukla. Özellikle şehirdışından gelen misafirler için boğaza nazır çok güzel bir kahvaltı mekanı.

Sonra öğretmenevinin hemen yanındaki Küçüksu Kasrı’nı gezdik, gelen ziyaretçiler her 20 dakikada bir içeri alınıyor ve saray tanıtılarak geziliyor. Abdülmecit yaptırmış, padişahların günübirlik kaldıkları, av dönüşü dinlendikleri küçük bir saray olarak kullanılmış, bazen elçileri misafirleri de burada ağırlarlarmış. İçeride foto çekemedim yasak olduğundan. Abdulhamit’in kendisinin yaptığı, ceviz ağacından harika bir masa vardı, bir de İran şahının hediye olarak getirdiği av hayvanları figürlerinin olduğu muhteşem bir İran halısı vardı. Tavan süslemeleri ve ihtişamlar gerçekten çok etkileyiciydi. Atatürk ve Celal Bayar da zaman zaman bu sarayı kullanmışlar. Mutfak bölümü restore edildiğinden göremedik.

Narin bir kadın gibi Küçüksu Kasrı, nasıl desem, denizin kıyısında bir başına, takılar takmış, süslenmiş ama yalnız ve hüzünlü, sanki terkedilmiş…  Büyük bir asalet ve gururla ama büyük de bir çabayla hala kendi devrini yaşamaya çalışan bir kadınmış hissi bıraktı bende. Tarihi seviyorum, tarihi mekanları da. Sevenler için de görmeye değer diyorum…

IMG_4009

Oradan Çengelköy’e geçtik, böreği meşhur malum, boğaza bakan birçok mekan var ama en ünlüsü Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi, börekçilerden böreğinizi simitinizi alıp buraya gelerek çay eşliğinde yiyebiliyorsunuz, boş masa bulmak zor olsa da değer.

Oradan Çikolata Kahve İstanbul’a geçtik, kahveleri el yapımı çikolataları ve muhteşem karadut şerbetiyle ünlü tarih kokan harika bir mekan.

Çikolatalardan dilediklerinizi tartı usulü seçiyorsunuz, sonra kahvenizle afiyetle yiyorsunuz:) uzun zamandır şeker çikolata vs yemiyordum, böyle gezilerde kurallarımı esnetiyorum,sadece tatlarına baktım, aylardır yemeyince bünyemi sarstı ama çikolatalara bayıldım özellikle şu bordo toplara:) içlerinde beyaz çikolata ve marmelat var;) Kahve kendi spesiyalleri, çikolatalı kahve. Bana ağır geldi, içemedim de, şu zincir kahvecilerin kahvelerini sevenler bence beğenir, ben klasik Türk kahvecisiyim o nedenle bana hitap etmiyor özellikle krema:) Şeker daha az olsa/şeker isteyip istemediğimiz sorulsa daha güzel olabilir, Türk kahvesiyle karadut şerbeti ikilisi daha güzel bir seçenek olabilir, bir dahakine artık.

IMG_4025

IMG_4022

Buradan devam edince Kuzguncuk’a varıyorsunuz. Kuzguncuk, sanırım Sarıyer’den sonra yaşamayı en çok isteyeceğim semtlerden biri. Bayramda gezmiştik, Ekmek Teknesi ve Perihan Abla dizilerinin çekildiği semt. Kuzguncuk evleri meşhur zaten, ben evlerin renklerine, sokakta dolaşan seksenler havasına ve köşe başlarında incik boncuk satan kadınların huzuruna bayıldım. Sokakların kedisinde köpeğinde bile sükunet vardı arkadaş 🙂 Bu sefer durmadık Kuzguncuk’ta, Üsküdar’a geçtik.

Arabayı parkedip Üsküdar Vapur İskelesi ve Kız Kulesi’ne doğru yürüdük, kulenin tam karşısında bir köfteci var, mecburen orada yemek yedik, çünkü bu yol boyunca yemek mekanı oldukça sınırlı. Sıfır ikram ve sıfır güleryüz politikasıyla benden sıfır aldığı için bir daha gitmeyeceğimden önermeyeceğim. Bu arada hava karardı akşam oldu, karşı yakanın ışıkları, vapurlar ve Kulenin harika aydınlatmasıyla muhteşem manzara çıktı ortaya ama malesef telefonun şarjı bitince fotoğraf çekemedim, halbuki nasıl da güzeldi akşam Kız Kulesi.

Kıyıda uzun bir hat boyunca çay kahve nargile simit vs keyfi yapılabilecek Kız Kulesi manzaralı açık mekanlar var, artık pilleri biten çocuklarla zar zor bir çay içip eve döndük.

Beden yorgun ama zihin dinlenmiş bir halde bitirdik günü. En sevdiğimden.

 

 

 

 

Gibi*

Seni ilk gördüğüm günü hatırlıyorum, kalbim kırıktı biraz…

İçimde kızgın dalgalar, yüzümde sahte bir gülümseme vardı.

Gözlerinin rengini o gün farketmedim bile, sadece sesin kulağımda, anneciğinin hiç duyamadığı tok ve şefkatle sarıp sarmalayan sesin… 

Sonra her gördüğümde farkettiğim mavi bakışların, kendinden emin dimdik duruşun, hafif mahcup, hafif muzip, tatlı içten, içimi eriten gülüşün… 

Başını hafif öne eğip alnını çatarak kaşlarının altından kaçamak bakışların. 

Geçtikçe zaman, tutuldum her gördüğümde, her gözün gözüme değdiğinde…engel olmaya çalışsam da, karşı koyamadım, bıraktım kendimi suda yüzen yaprak gibi, yanacaksa yansın, atacaksa atsın kalbim ne çıkar…

Çok eskide kalmış hisler gibi, yıllar yıllar önce gibi, gencecik bir kızın gizli sevdası gibi… 

O heyecan, aynı heyecan, aynı hisler, aynı acı, aynı hüzün, sanki hiç yıllar geçmemiş, onca yıl hayatıma hiçbirşey eklenmemiş gibi…

Duyduğum her sözcüğü, dinlediğim her şarkıyı sana söylemek ister gibi, her an sanki bir yerlerden beni seyrediyormuşsun gibi, aniden karşıma çıkıvermeni bekler gibi… her an beni duyuyormuşsun ve sen de seviyormuşsun gibi…

Söylediğin her kelimeyi aklımda tutmak, tuttuğun elimden sıcağın gitmesin diye alıp da göğsüme hapsetmek ister gibi… Olduğun her yeri, geçtiğin her sokağı, bastığın her kaldırım taşını, bakışının değdiği ağaçları bile yakın bulup sevmek gibi…

Belki hiç umrunda olmayan şeyleri bile umursamak gibi. Sen farkında değilken gizlice seni seyretmek gibi.

Gelsem yanına, sarılsam sana, zaman dursa ben konuşsam, anlatsam anlatsam, anlatırken gözlerinde buluşsam, istemsiz utangaç tebessümünü görünce gülümsesem istemsiz.. sussam… sen anlatsan bu sefer, sevinçlerini, yaralarını…  

Yüreğimdeki bu kıpırtıya bir ad koyamadım, kıyıp da yüreğimden kovamadım.. Nasıl olur ki seninle ya da sensiz… 

Bekliyorum, umut ediyorum, hayal ediyorum, ne için bilmeden.

Seviyorum, kim olduğunu bile bilmeden…

*(İtiraflar’dan Alıntı)

Nerde kalmıştık?

Günler haftalar falan değil resmen yıllar sonra yeni bir yazı giriyorum bloguma.. (Arkada Koray Avcı’dan Hoşgeldin’i dinliyorum, arada Sezen Aksu’dan Köz..)

Bi tuhaf oldum, utandım, yazmaya çekindim ya:)

Geçmiş yazılara göz atınca da hey be ne günler ne zamanlarmış dedim.

Öyle çok, öyle çok, o kadar çok şey oldu ki yazmayalı.

Mesela canım kalimerom Kerem’im doğdu! Gebelik sürecini sevgili blogcuanne’nin sayfasında paylaşıyordum, dolayısıyla aradan geçen zamanın bir 9 ayı aslında hep yazdım, ama başka yerlerde:) (o yazıları da buraya bi depolamak lazım.)

Kerem’in doğumundan sonra ciddi sınavlar ciddi sabır aşamaları yaşadım. Birisi alerji, birisi de tromboz. (Alerji sürecini de az çok paylaşmıştım, onları da ekleyeyim ve tromboz konusuna hiç girmeyeyim.)

Bu ne böyle be hesap verir gibi, ben zaten kendime yazıyorum, söylediğim herşeyi kendime söylüyorum… Bi rahat ol, aksın kelimeler parmaklarından klavyeye, hah şöyle oh, aksın gitsin de rahatla…

Yazmayalı herşey değişti velhasılı… İşler güçler ülkeler şehirler planlar insanlar değişti.

Ben değiştim, çok hem de.. Buradaki yazıları yazan Türkan değilim artık, buna eminim.. Dünyaya bambaşka bir pencereden bambaşka hislerle bakıyorum.

Değişimler önce hep yıprattı ama sonrasında çokşükür hep daha iyi oldum, daha mutluyum. Riyad’dan çok daha güzel bir şehirde, çok daha güzel bir evde, çok daha mavi bir gökyüzünün altında yaşıyorum. Hayatı çok daha fazla seviyorum ve kıymetini bence çok daha iyi biliyorum. Sağlık.. O olmayınca hiçbirşey tam olmuyor, bunu çok iyi anladım biliyorum, her yaşadığım güne şükrediyorum, her güneş doğuşuna, her güneş batışına, balkonumdan görünen denizin mavisine, güzel yavrularımın neşeyle uyanışlarına…Şükürler olsun…

Kerem’i beklerken, -cinsiyetini henüz öğrenmemiştim-, rahmetli amcamı rüyamda gördüm, amca bebeğin adı ne olsun dedim, Huzur olsun dedi gülümsedi… Kerem bana gerçekten zor günlerin arasından huzur oldu, yepyeni pencereler açtı, şifa getirdi… Güzel gözlerin hep parlasın canımın parçası…

Ne diyordum, hah ben kendime yazıyorum. Dünyayı gezmeye bi ara verdim çünkü dünyanın en güzel şehrindeyim:) Arada buralardan paylaşımlar yaparken sevdiğim yazılar da paylaşacağım.

Okumak yazmak… En sevdiğim.

 

 

 

 

 

Çöl…

Riyad’da sosyal hayat malesef çok sınırlı.

Ülkede sinema tiyatro gibi sanatsal faaliyetler yasak, yok.
Halka açık, ailenizle birlikte insan içine karışıp kafa dağıtabileceğiniz bir cafe ortamı, bir restoran yok.
Dükkanlara baka baka açık havada tur atabileceğiniz bir cadde yok.
Aile bölümlerinin pencereleri olmadığından, eşinizle oturup caddeyi seyreden havadar bir cafede çay/kahve içme şansınız yok.
Kadınlar için araba kullanmak, tek başına bir yere gitmek, avmlerden başka bir alanda “bulunmak” gibi bir şans zaten yok..

İşte şehir girişindeki hafif tepeyi aştığınızda yüksek ve ışıklı binalarıyla ABD’nin bir eyaletine gelmişsiniz hissi uyandıran ve herşeyin aslında kolaylıkla temin edilebildiği bu başkentin tayin sıralamasında (A’dan F’ye) “D” grubunda olmasının nedeni de bu zaten..sıkıcı olması..bazen sinir bozucu derecede sessizliği, içine kapanıklığı..

Diplomatlara soruyoruz, bir kısmı compoundlar içindeki yaşamdan memnun, spor salonu vs yetiyor, bir kısmı zaten “asosyal” olduğundan şikayetçi olmadığını söyleyip gülüyor : )

Peki ya yerliler nasıl zaman geçiriyor? Nasıl dinlenip nasıl sosyalleşiyorlar?

Efendim bu ülkede çöl var… uçsuz bucaksız çöller..

Ve Araplar çölde zaman geçirmeyi çok seviyorlar. İnanılmaz gelse de öyle.

Çok zengin bir Suudiye bir gün olur da bu zenginlik biterse diye sormuşlar, “Bir devem olsun bir de çölüm bana yeter” demiş.
Her hafta sonu sedirlerini, halılarını, Arap kahvelerini, üşüyünce giymek üzere kalın abayalarını, alet edevatlarını ve tabi 4×4 ciplerini alıp çöle gidiyorlar, piknik yapıp kahve içip hurma yiyip, geceleri de bazen kalıp safari yapıyorlar.
Zaten daha zenginlerin “istiraha”ları var, yine çöllerin ortasına kurdukları ancak bakarak çöl ortasında vahaya çevirdikleri çiftlikleri yani.. misafirlerini çağırıyor, haftasonunu orada geçiriyorlar.

Çölde elbette yılanlar akrepler mevcut. Sanırım korkmuyorlar ya da alışkınlar. Yaklaşık 30 cm büyüklükte kertenkele türü bir canlı var, adını hatırlayamıyorum, şansları olur da yakalarlarsa onu ateşte kızartıp yiyorlarmış, çok değerliymiş tanesi 500 S.Arabistan Riyali (300 TL) civarında..
Geçtiğimiz hafta bir piknik organizasyonu yapıldı, Elçilikten ve burada yaşayan Türklerden bir grubu davet etmişlerdi. Çölde hamsi keyfi.. çölü uzaktan hep görüyoruz, yanından geçiyoruz ama kuma dokunmak başka, bunu tatmak adına arabanın mahvolmasını göze alarak biz de gittik..

arabalarla yarım bir kare oluşturduk ve otağımızı ortaya kurduk : )

IMG_4663

Karadenizin sahil kumunu bilen bilir, siyah ve çok incedir ama çöl kumu benzersiz, o anda anlamıyorsunuz ama hakikaten kulağınızın içine kadar kum oluyorsunuz : ) 60-70 km yoldan sonra arabanın tekerlerinde hala kum vardı mesela, çok da yapışkan. Suudiler arabalarını aldıktan sonra koltukların ambalajlarını sökmüyor ve paspasları özellikle plastikle kaplatıyorlar.. tamamen sebep bu haftasonu çöl piknikleri.. hakları varmış, görmüş olduk..
Mekke, Bahreyn, Katar seyahatlerimizde çölün ortasında seyahat ediyoruz, Bahreyn ve Mekke yolunda kızıl çöl var, Katar yolunda beyaz.. Deniz gibi ilgi çekici, dinlendirici bir görüntüsü var aslında…

IMG_4575

bayanlar çay hurma keyfi yaparken beyler de hamsileri kızarttı..

IMG_4680

Davet eden Karadenizli bir hemşehrimiz.. Türkiye’den getirdiği 15 kilo hamsiyle bir ziyafet verdi. Biz davetliler de salata ve tatlıları götürünce harika bir sofra oldu bize. Allah’ın Suudi Arabistan’ında memleketimin hamsisini yedim ya daha ne olsun : )

IMG_4662

Durumdan en çok çocuklar keyif aldı, tepelerden yuvarlandılar, kumlarla şekiller yaptılar, doyasıya oynadılar. Hava Kasım sonu olunca çok sıcak da değildi. Hatta bir de yağmur yağdı hem de baya sağnak yağmur, sırılsıklam olduk arabalara binene kadar. Neyse ki çok uzun sürmedi, yağmurdan sonra pikniğe çay keyfiyle devam ettik.

IMG_4665

Gün kararıp akşam olunca gündüzki sıcak yerini buz gibi soğuğa bıraktı. İşte o zaman çöl iklimi neymiş anlıyor insan. Kocaman bir ateş yakıldı, etrafında toplandık, ateşe ve hırkalara rağmen yine de üşüdük. Mangalda mısırlar közlendi, çaylar kahveler içildi ve piknik sona erdi.

IMG_4667

IMG_4668

Gerçekten güzel bir tecrübe oldu, buralarda yaşayıp da çöl görmeden gitmek olmazdı.
Bir de şöyle esaslı bir safari yapma planımız var bakalım. Daha buradayız, o da olur inşallah : )

Hobi…

Mesleği icabı koşulları oldukça zor ülkelerde yaşamak zorunda kalan pek çok insan var. Diplomatlar ve eşleri de şüphesiz bu grupta ilk akla gelenlerden. Su gibi elektrik gibi artık –çokşükür- bizler için sıradan hale gelmiş ihtiyaçlarda bile sıkıntı yaşanan ülkeler var. Ve bu koşullarda görevini yapmaya çalışan arkadaşlarımız var..

Belki çalışanlar için zaman geçirmek daha kolay, ama eşler evdeyse, hele henüz çocuk sahibi değilse veya çocuğu artık okula gidiyor ve günün büyük bölümünde yalnız kalıyorsa zaman geçirmek daha zor hale geliyor. Dil sorunu yaşayanlar için daha zor olmakla birlikte, güvenilir bir arkadaş çevresi edinmek de kolay değil. Hem meslek icabı herkese güvenmeniz doğru olmayacağı, hem de o ülkede geçici olacağınız için..

Riyad’a ilk geldiğimizde izinli olduğumdan bahsetmiştim. 1 ay yerleşme dinlenme ve tanıma ile geçtiği için “alışma” evresine geçmeden kısa tatilim bitiverdi, sıkılmaya pek fırsatım olmadı. İşe başlayınca, evet, zaman daha hızlı geçiyordu, aileden uzak olmaya alışkındım zaten ama yanımda görmek istediğimde hemen ulaşabileceğim arkadaşlarımdan uzak olmak zor gelmeye başladı..lojman hanımlarının ortamına bir iki dahil oldum, yüksek dozda dedikoduya rastlayınca pek hazzetmedim o ortama da fazla girmemeye karar verdim  zamanla iş-ev ( ki o dönem aslında cidden yorucuydu) sarmalına girdiğimi, eşim ve oğlum dışında kimseyle konuşamadığımı (konuşsam da canım sıkılıyordu zaten) farkettim. Ve bu mesleğin işte aslında sandığımdan çok daha zor olduğunu, geride bıraktığım şeylerin sadece ülkem, memleketim, ailem olmadığını, asıl dayanağım arkadaş çevremle bundan sonra istesem de eskisi gibi görüşemeyeceğimi anladım..

Ama karamsarlığa kapılmadım, evet iyiler geçici, ama bugünün hoşuma gitmeyen kısmı da geçici.. o zaman anın kıymetini bilip güzel geçirmek gerek, hayatıma neler katabilirim derken, uzun zamandır hayata geçiremediğim birtakım projeleri gerçekleştirmeye karar verdim. Önce ingilizce roman okumaya başladım.. Gün içerisinde ingilizceyi sürekli kullanıyoruz, ama roman okumak başka.. hergün bikaç sayfa dahi olsa okumaya karar verdim..
buna bir de dizileri ve filmleri altyazısız/ingilizce altyazılı seyretmeyi ekledim. kulak dolgunluğu sağlıyor, tavsiye ederim..

Spor da gerçekten uzmanların dediği kadar rahatlatıcı, hayatın bir parçası olmalı.. Parkta günlük 5 km yürüyüşü -45 derece sıcakların hafif azalmasıyla- alışkanlık haline getirdim. Sıcak ya da soğuk nedeniyle, güvenlik ya da diğer koşullar nedeniyle dışarı çıkamıyorsanız da internetiniz varsa evde sporunuzu yapabilirsiniz, pilatesten jimnastiğe, yogadan reikiye herşey var internette.. internetiniz sınırlı ise türkiyeye gittiğinizde video indirip satın alıp bilgisayarınızda saklayabilirsiniz.. forumlardan tavsiye alabilir kendi spor programınızı oluşturabilirsiniz.. Düzenli olarak günlük bir saat yürüyüşün 1 tablet antidepresana denk geldiğini duymuştum..
işte burası benim yürüyüş parkım..

IMG_2957

Sonra, instagramda dolaşırken arkadaşımın paylaştığı çarpı işi tabloyu görünce yıllar önceki denemelerim geldi aklıma, ya dedim ben neden buna devam etmedim ki.. hemen ufak bir araştırma yaptım, malzemelere nereden ulaşabilirim derken birçok şeyin olduğu gibi bunun da hazır kitlerinin olduğunu öğrendim  iğnesi ipleri işlenecek etamini içinde hazır kitler varmış.. ısınma turları için iyi oldu, elim alışana kadar acemi de olsa bir tablo çıktı ortaya.. sonra yine malzemeleri hazır kırlentler buldum..

İnternette araştırma yapa yapa Riyad’da bir dmc ofisi olduğunu öğrendim. Malzeme edinmem çok kolay hale geldi böylelikle.. Modeller için kitapları Türkiye’ye gitmeden önce topluca sipariş verdim, annemlere ulaştı, ben de gittiğimde alıp buraya geldim.. Kargoyla da isteyebilirsiniz tabi ama S.Arabistan için sıkıntılı bir durum bu…

Ortaya güzel bir eser çıkıyor, evinizi süslüyor, üstelik evinize gelecek yabancı diplomatlara ülkenizden güzel bir sanatı göstermiş oluyorsunuz.. ayrıca işlerken o kadar dinlendiriyor ki, bazen uykumdan 1-2 saat fedakarlık edebiliyorum..

Bu hobi için gerekli malzemeleri Türkiye’de hemen hemen her tuhafiye/manifatura/düğmecide bulabilirsiniz. Annelerinizden büyüklerinizden yardım alabilirsiniz. Şablonlar için kaneviçe/cross stitch dergilerinin yanısıra sıradan bir google araması ile bile bir çok modele ulaşabilirsiniz.. hatta, photo funia gibi uygulamalarla beğendiğiniz bir fotoğrafı kareleyip kendiniz bir model bile oluşturabilirsiniz..
Yapabileceklerinize gelince; çerçeve, yastık, bebeğinizin kıyafetlerine/bez ayakkabılarına/ patiklerine ufacık işlemeler, hediyelik lavanta keseleri/havlularınıza süslü kenarlar.. biraz da hayal gücünüze ve zevkinize kalıyor bu kısım..

ilk acemiliğimi attığım hazır şablon çalışmam

fotoğraf 4

bu yastık da hazır şablondu, 2 tane yaptım

fotoğraf 5

kitapta modelden faydalanarak kendim yaptığım ilk çalışmam.. kızkardeşlerime birer tane süs yastığına geçirilmek üzere yaptım..

fotoğraf 3

yine dikdörtgen bir yastığa dönüştürmek üzere, arkadaşımın oğlu için : )

fotoğraf 2

annem ve kayınvalideme birer hatıra yaptım aynı modelden..

fotoğraf 1

Şuanda güzel ve zorlu bir tablo üzerinde çalışıyorum, bitirince onu da paylaşacağım..

Bahreyn

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba..

Aslında yazmayı planladığım başka konular var ama fırsat bulamıyorum, detayları unutmamak için bu konuyu öne aldım.. Dünyayı gezme adına bu haftasonu bir adım daha attık.. Bahreyn’e gittik!

Riyad gibi sosyal hayat adına “şöyle dışarda bir dolaşayım” bile diyemediğiniz bir şehirde yaşayınca her fırsatta buralardan uzaklaşmak istiyor insan..

Önce niyetimiz SA’nın deniz kıyısındaki Dammam Khobar denilen bölgesinde yöneticisi Türk olan bir otele gidip iki günlük deniz-havuz keyfi yapmaktı.. Ama sonra plaj imkanlarının sadece Aramco şirketinin çalışanları için kurmuş olduğu site içerisinde kaldığını duyunca, bir de otelin havuzunun hala yapım aşamasında olduğunu öğrenince rotayı hemen Bahreyn olarak değiştirdik.. Bu arada Suudi Arabistan sınırları içinde elini kolunu sallayarak denize girmek gibi bir hayal kurabildiğimiz için de kendimizi ayrıca tebrik ettim hala iyiniyetliyiz, hala umutluyuz vesselam:)

Riyad- Bahreyn arası 480 km… S.Arabistan şartlarında 3,5 saatte alınabilen bir mesafe.. Rowina da yol üzerindeki Dammam’da yaşayan kızkardeşine gitmek üzere bize katıldı, onun için de güzel oldu bu seyahat.. Cuma sabahı erkenden uyandık, yola çıktık, 11 civarı Khobar’a ulaştık, Arap Körfezi’ne kıyısı olan Riyad’a göre oldukça küçük ama bizim Akdeniz şehirlerini andıran bir şehir Khobar, yani en azından ilk izlenimim bu oldu. Rowina’yı tanıdıklarıyla buluşturup yolumuza devam ettik. Khobar ile Bahreyn’e geçmek üzere kullanılan Kral Fahd Köprüsü zaten yanyana.. 40 km’ye yakın köprü üzerinde seyahat etmeye başladık, gerçekten harika bir deneyimdi, fotoğraflamak için çok çaba sarfetttim ama anca bu kadar oldu..

IMG_2007

Köprünün ortasında bir ada var, gümrük bu adada, sonra köprü Bahreyn’e kadar devam ediyor.

IMG_1955

Bahreyn’e girerken yolun her iki tarafında hurma ağaçları ve palmiyeler karşılıyor, bir şehre girerken gerçekten güzel bir manzara.. şehir daha bir berrak, sanırım hava da daha temiz, yollar daha temiz, çok daha düzenli.. yeni yapılan bir çok bina var, genel olarak bir şantiye havası var ama gözü yoracak kadar değil. Trafik çok düzenli, kadınlar araba kullanabiliyor! Ben de hemen fırsatı değerlendirdim tabi:) arada sıkıntılı bir sürücü görürseniz plakasından SA’dan geldiğini görüyorsunuz çoğunlukla:) maalesef bu böyle..

Otelimize ulaştık, Al-Raya Suits’de kaldık, oldukça temiz, güzel bir otel.. çatı katında havuzu var, gayet kullanışlı.. bize elçilikten arkadaşlar tavsiye etti, biz de tavsiye ederiz..

Sonra şehri –şehri diyorum çünkü Bahreyn Riyad’dan bile küçük sayılabilecek bir ülke- gezmeye başladık. Elçilikten bir personelimizin Bahreyn’de yaşayan kardeşi Mehmetbey bize eşlik etti sağolsun, o olmadan bu kadar verimli bir tur yapamazdık sanırım..

Önce bizi Amwaaj diye açık Avm sayılabilecek bir yere götürdü, deniz kıyısına yarımay şeklinde ve 2 katlı yapılmış harika bir mekandı..kafeler, restoranlar, oyun salonları..

IMG_1966 IMG_1967

Sonrasında Prince Halifah bin Salman Parkı’na gittik.. Türkiye’den gidenler için “bu mudur” denebilecek klasik bir park olsa da uzun zamandır dışarıda insanların çay-piknik havasında ailesiyle çimenlere yayıldığı, çocuk parklarının ve salıncakların (Riyad’da henüz hiç salıncak görmedim) olduğu müzik çalan bir açık alan görmemiştim. Bahar şenliği tadında çok güzel bir ortamdı, gündüz eminim çok daha güzel oluyordur çünkü denizin hemen kıyısında bu park.. bir de parkın ortasında bizim Atakule benzeri bir cafe vardı, cafede bir çay istedik, gördüğüm en güzel sunumdu..işte böyle..

IMG_2006

Son olarak Bab-ı Al Bahreyn Souk adında şehrin tarihi çarşısına gittik. Bahreyn kapısı.. bir zamanlar deniz kıyısında kalan şuanda şehrin gayet de ortasında olan, bizim tarihi çarşılarımızı anımsatan, hediyelik/hatıra eşya alabileceğiniz güzel beyaz bir çarşı…

IMG_1978 IMG_1974

Günün sonunda Mehmetbey bizi kendi lokantasına götürdü. “Al-Muneef” adında mütevazı bir Türk lokantası, çoğunlukla eve ve işyerlerine paket servisi yapıyorlar, burada tanınmayı ve tutunmayı başarmışlar.. yemeklerse umduğumuzun çok üstündeydi. Türkiye’de bile bu lezzeti tutturabilen yer az desem abartmış olmam.. Spesiyalleri Adana kebaplı kaşarlı mantarlı kapalı bir pide.. ayrıca bildiğimiz tipik her kebap da muhteşem..herşeyden biraz biraz tattık. Sonunda gelen buraların meşhur tatlısı “umali” ve bizim “güllaç”ın sentezi sütlü tatlı da hakikaten muhteşemdi, en azından normal beslenmem dışına çıkarak tatlı yememe prensibimi çiğnediğime değdi..fotoğraf çekmediğime de pişman oldum. Bahreyn’e yolu düşecek olanlara tavsiye ederim..

Başkent Manama ve diğer şehirler arasında uzun mesafeler yok anladığım kadarıyla.. Birkaç Avm var, ama kesinlikle yeterli sayıda.. Fazlasına gerek yok.. özellikle City Centre çok güzel, Riyad’da henüz bu kadar nezih bir avm görmedim, gezerken Türkiye’de gibi hissettim kendimi..Yemek katı da çok güzeldi, bir Lübnanlı’nın işlettiği Köşebaşı Restoran adında (Riyad’da da şubesi var) Türk yemekleri yapan bir restoran da vardı..İşletmecisi Lübnanlı, garsonları Filipinli, müşterisi Bahreynli.. işte küreselleşme bu olsa gerek:)

Kıyılar maalesef çok verimsiz kullanılmış, işte tam bu noktada Türklerin tanıtma kabiliyeti devreye girseydi o sahil muhteşem bir kordon olurdu eminim.. mesela bir yürüyüş parkuru, birkaç cafe ve restoran arıyor insan, ama yok, çok basit bir iki mekan var ama tercih edilecek gibi değil.. bu da buraların eksiği maalesef…

Bahreyn gezimiz Cumartesi günü öğleden sonra bitti, yola çıktık, birçok Suudi haftasonu Bahreyn’e gitmeyi tercih ettiği için dönüş yolu gelişe göre çok kalabalıktı, perşembeden çıkıyorlar sanırım çünkü Cuma günü öyle bi yoğunluk yoktu..

Açıkcası sadece Bahreyn için yurtdışı gezisi yapmaya değmez.. ama eğer bir bölge turu yapacaksanız, ya da bizim gibi bu coğrafyada bulunuyorsanız haftasonu tatili için çok ideal diyebilirim… Görmeyi istediğimiz ama zaman azlığından gidemediğimiz bir Müze, bir de “Lost Paradise” adında yüzme havuzu ve plajın olduğu ayrı bir dinlenme mekanı kaldı.. Onları da bir sonraki gezimize bıraktık..

Bir başka yazıda görüşmek üzere..

Bakıcı Meselesi

Image

Bakanlığın sınavına bir yandan Ekonomi Bakanlığının yoğun dairelerinden birinde uzman olarak çalışan, bir yandan yüksek lisans tezi hazırlıkları yapan bir “çalışan-öğrenci-hamile” olarak hazırlanmak durumunda kalmıştım. bir koltukta 4-5 karpuz taşıyamayınca en zayıf halka,  yüksek lisans oldu ve seçtiğim alanın “sayısal yöntemler” olması nedeniyle şimdilik devredışı kaldı..

Bakanlığın sınav hazırlığı ciddi emek ve zaman istiyor… dört aşamalı süreç çok yorucu ve yıpratıcı.. Eşim kazandıktan hemen sonra çalışmalara başladım Aralık gibi.. Haziranda ilk aşama olarak kpss vardı ve sınavdan sadece 5 gün önce Mete doğdu.. Başarı konusunda pek beklentim yoktu, zira sabaha kadar uyuyamadığım ilk günlerde, bir de tüm gün süren bir sınavda başarılı olamayabilirdim ama üzerime düşeni yapmak adına, hastaneden eve geldiğimizde yatağa uzanıp kitabımı elime aldım mecburen.. Neyse ki üzerinden önceki sınavlarda yüzlerce defa geçtiğim konular olması sayesinde kpssyi başarıyla atlattım. Sonra test, yazılı ve mülakat aşamasını oğlumla beraber atlattık. Sınav sonucu açıklanıp kazandığımı öğrendiğimde oğlum henüz 4 aylıktı, Mete ilk aylarda akıllı sorunsuz bir bebekti ve o dönemde ücretli doğum izinde olduğum için rahatlıkla sınava çalışabilmiştim, bunların tamamı benim elimde olmayan ve kısmet olarak açıklayabileceğim, Allah’ın yardımıyla olan şeyler..

İşe başlayana kadar sınav aşamasında kısa süreli olarak annemden destek aldım, ama oğlumu bir başkasına emanet etmem gereken durum pek olmadı.  Kurum değişikliği süreci ve ücretsiz izinle oğlum ilk haftadan 13 aylık olana kadar kendim bakabildim..

Tabi işe başlamadan önce bakıcı aramaya başladım, Nisan ayında güvenilir biriyle anlaştım. Tanıdıkların referansı, çalıştığı ailelerle uzun süreli çalışması önemli verilerdi benim için. Evine gittim ailesiyle tanıştım, 15 günlük deneme yaptık ve olumlu karar aldım. Mete o dönem daha küçük olduğu için bakıcısına –benden bile daha hızlı- alıştı. Bu şekilde hemen hemen 1 seneyi geçirdik.

Tayin öncesi yurtdışı master çok istiyorduk, Öğrenciyken oğluma daha kolay zaman ayırabileceğimi sanıyordum (bu pek böyle olmadı arkadaşlarımdan gördüğüm kadarıyla) Eşim de ben de kabul aldık ama bakanlık bizi Riyad’a atamayı uygun gördü.

Bu aşamada, ev eşya gibi maddelerden daha öncelikli hale geldi bakıcı konusu.. Yurtdışında yaşamanın ve bir anne olarak çalışmanın zor yanlarından biri çocuğunuz için bakıcı konusunu çözmek…2 yaşından sonra kreş uygun olur diyordum ama kreşler yarı zamanlı olunca bu ihtimali sildik ve lojman avantajından yararlanıp komşulara danıştık.

Ailelerden biri tamam dedi, burada sürekli olarak görev yapan bir personelin eşi olduğu için en azından değişiklik gerekmez dedik, sonra da bayanın yaz tatilinin bitip dönmesini bekledik hatta işe başlamamı bile buna göre ayarladık. İznim bitip işe başlamadan birkaç gün önce görüşebildik ve istedikleri uçuk fiyata tamam demek zorunda kaldık.. Hukuk dilinde resmen gabin’e maruz kaldık 🙂

Bu aşamadan sonra benim için çok zor günler başladı. Zira artık eve gelen bir bakıcı yoktu, Mete onlara gidiyordu. Evdeki işlerime yardımcı olabilecek biri de yoktu, burada gündelik yardımcı diye bir şey yok. Günümün her dakikası dolu geçiyordu eşimin yardımına rağmen.. Gecenin bir yarısı ertesi günün yemeğini yapıyordum, sabahları sevgili (!) bakıcımıza çocuğun sütünü meyvesini, ilk günlerde bir öğün yemeğini ve kahvaltısını hazırlayıp paketleyip Mete ile beraber bırakıyordum.. Tek tesellim Mete’nin mutlu olmasıydı, özellikle ailenin iki küçük kızıyla zaman geçirmekten memnundu. Yapı olarak çok uyumlu bir çocuk Mete maşallah.. Dağa göre kar hesabı..

Ben ise gittikçe yıprandığımı ve tahammülümün azaldığını hissediyordum. İş zaten oldukça yoğun, bir de üzerine ev ve çocukla artık kaldıramaz hale geldim.. Bu hayatın iki alternatifi vardı, birincisi burada çok sıradan bir düzen olan yabancı ve yatılı bakıcı bulmak, ikincisi ücretsiz izin almak.. ikincisini zaten düşünemezdim, eşimle tayin süremiz açılır ve beraber tayin yapamazdık.. birincisi içinse yabancı biriyle aynı evde yaşayamam diyordum, çıkmaz bir durumdayken sağolsun bakıcımız “kızlarının derslerine zaman ayıramadıkları” gerekçesiyle bırakmak istediğini bir şekilde ima etti. Bu sayede otomatik olarak ilk seçeneğe bakmak zorunda kaldık. Tam da bu sırada Elçiliğin şoförlerinden birinin akrabasının 30 yıla yakın zamandır ABD Elçiliği’ndeki diplomatlarla çalıştığını ve çalıştığı ailenin ülkesine döneceği için görevinin bittiğini öğrendik. Görüşelim dedik.

Rowina.. 50 yaşında olmasına rağmen oldukça dinç bir hanımla karşılaştık. İngilizceyi bir Amerikalı gibi konuşuyor..1985ten bu yana Riyad’da bakıcılık yapmış, ABD Büyükelçisinin yanında çalışmış.. Referans mektuplarını ve Baba Bush’la fotoğraflarını gördükJ  İlk izlenimimiz iyiydi. Bir gün de Mete ile oynamak üzere gelmesini istedim ve biraz zorunluluktan biraz da yorgunluktan tamam dedim.

Türkiye’den dönünce geldi ve işe başladı. Birkaç gün alışma süreci geçirdik, Mete hala alışma sürecinde ama ben çok çabuk alıştım 🙂  meğer ne kadar yoruluyormuşum.. Ve (eşine yardım etmeyenler için söylüyorum) erkek olmak baya rahat bir şeymiş :)işleri gösterirken şöyle yap böyle yapma dememe kesinlikle alınmıyor, ben de bu patron-işçi ilişkisinden hiç hazzetmiyorum ama tanıyana kadar bir perde çekmek zorundayım, tecrübelilerden aldığım tavsiyelere göre davranıyorum.. Akşam yemekten sonra odasına çekiliyor. Yemekleri ben pişiriyorum malzemeleri hazırlarken yardım ediyor.. Onun isteklerini her zaman soruyorum.. Kendisine değer verdiğimi görsün istiyorum ve evin bir bireyi olduğunu hatırlatıyorum..

Umarım memnuniyetimiz artarak devam eder, hala tedirginim.. En değerli varlığını en yeni tanıdığın kişiye emanet etmek çok zor, insan düşününce yapamam sanıyor ama o an gelip de yaşanırken o kadar zor olmuyor, tabi hisler ve izlenimler çok önemli.. Mete evde daha huzurlu, öğlen gittiğimde 1 saat görüyorum ve uyutup işe geri dönüyorum.

Velhasıl, benim konumumda olanlara yatılı bakıcıyı “tayine/yurtdışına gitmeden önce” düşünmeye başlamalarını tavsiye ediyorum. Belki Avrupa’da, Amerika’da yatılı olmadan eve günlük gelebilecek, hem bakıcılık hem asistanlık yapabilecek birilerini bulmak daha kolay ama bu, Ortadoğu coğrafyası için geçerli değil. Burada evde yatılı “hizmetçi” kültürü var, her evde bir yardımcı var. O nedenle eninde sonunda sistemin bir parçası oluyorsunuz. Bu insanlar ailelerini bırakıp ülkeleri dışında çalışmaya alışmışlar birçok Türk’ün bunu büyük paralara dahi yapabileceğini sanmıyorum. Önemli olan referanslı biri olması.. Acenteler var  ama ben güvenemezdim sanırım.. Yine de büyük konuşmayayım, hayatın ne getireceği belli olmuyor 🙂

Bir Nefes Türkiye..

Atama haberini aldıktan sonra, ta ki bu haftaya kadar zaman çok hızlı geçti.. gündem çok yoğundu..

Haberi aldıktan sonraki günler evde hastalık rüzgarları esti, önce ben gıda zehirlenmesi geçirdim, bu Riyad’da çok sık olan bir şey.. Güvenilir Türk lokantasından yememize rağmen başımıza geldi, neyse ki ucuz atlattım.. Hemen ardından önce huysuzluk ve iştahsızlıkla başlayan gizli ateşli bir enfeksiyon geçirdi Mete..tam ateşi düşürdük kurtulduk derken kasığında bir şişlik farkettim, lenf bezi mi acaba dedim, doktora gittik yine. Su kisti dediler, peşinden fıtık dediler.. Anlaşıldı ki buradaki doktorlar teşhis konusunda bile yetersizler. Hemen Türkiye’den çocuk doktoru arkadaşımızla iletişime geçtik, çocuk cerrahına gitmemizi önerdi. Bunlar benim Türkiye seyahatimden iki gün önce oldu. Yolculuğun, sılaya kavuşmanın mutluluğunu heyecanını yaşayamasam da, zamanlamanın ‘manidar’ olduğunu düşünerek şükrettim. Neyse ki oğlumu “Türk hekimlerine emanet” edebilecektim…

Yağmurlu soğuk ve ferah bir Pazar sabahı Ankara’ya ulaştık. Yağmur.. Ben hasrettim ama aslında Ankara da yağmuru özlemişti o günlerde rahmeti, uzun süredir kar yağmur görmüyordu toprak..

O gün dinlendik, Pazartesi Bakanlığa gittim ve atama için resmi işlemlere başladım. Öğleden sonra çocuk cerrahına gittik ve doktor görür görmez fıtık teşhisi koydu. Tanıdık olmasının da büyük etkisiyle ertesi sabaha ilk sıraya aldı Mete’yi..

Hemen annemi ve eşimin kardeşini aradım, Ankara’ya geldiler, ertesi gün ameliyat oldu, çok şükür kısa ve riski olmayan bir ameliyattı ve çabuk atlattık, anestezinin etkisi geçti ve öğleden sonra taburcu olduk. Allah büyük dertlerden korusun, operasyondan önceki gece o kadar heyecanlandım ve endişelendim ki, büyük hastalıklara anneler nasıl dayanıyor diye düşündüm. Gerçekten sağlık en önemlisi.. gerisi hep hallolur…

Bu topraklarda bir yabancı olarak yaşayan herkes bilir ki bu ülkede her şey umduğundan fazla uzun sürer.. bir diplomat olarak vize almak da buna dahildir.. 5 günde –ki bu süre çok uzun bir süre- süre biçtiğim vizemin çıkması ve pasaportumun elime geçmesi 10 günden fazla sürdü. Bu süreçte ameliyat sırasında gittiğim ilk görüşme dahil 3-4 kere elçiliğe gitmek zorunda kaldım. Doktor Cuma günü uçak seyahatine izin verince, beklemekten vazgeçip memleketim Elazığ’a gittim annemle. Pasaportuma sonrasında arkadaşlar ve akrabalar sayesinde ulaştım. Hem geç hem güç oldu ama neyse ki uçuş gününü geçmedi..

Memlekette harika bir hafta geçirdik, sevdiğim herkesi gördüm her yere gittim.. Canım annem en sevdiğim yemekleri yaptı, ben ona hurmalı kurabiyeler yaptım, misafir ağırladık misafir olduk.. deplasmanlardan kalan zamanlarda da babacığımla zaman geçirdik.. sonrasında da eşimin memleketine gittik, Mete tam bir paşa edasıyla şımardı sevildi sevindi.. En son İstanbul’a kardeşimin yanına gittik, servisi değişen kardeşim hocasından izin alabildi de güzel zaman geçirdik, Florya sahilinde yürüdük, Ortaköy’de çay waffle keyfi yaptık,Sultanahmet’e gittik, Gülhane’de gezdik..
image

Ve sonra ayrılık günü geldi.. artık güzel günlerin bitmesine üzülmek yerine, günlerin güzel geçmiş olmasına sevinmeyi seçiyorum.. Çokşükür bir nefes oldu bana bu seyahat. Ameliyat da güzel geçti, kuzucuğum iyileşti, güzel anılarla evimize döndük.. Bundan sonrasında aklımda sadece Rowina vardı.. bunu da bir sonraki yazıda anlatacağım..

image

İlk umre

Uzun zamandır ev-iş- çocuk sarmalıyla hafta içi hafta sonu demeden geçen hayatımızı “umre” ile yenilemek niyetimiz vardı.  Son dönemde resmi ziyaretler o kadar sıklaşmıştı ki bir hafta sonra gündemimiz ne olacak öngöremeyince izin almaya cesaret edemedik. Bir de buna büyükelçimizin buradaki görevinin bitmesiyle veda hazırlıkları, merkeze dönmesi ve yeni büyükelçimizin gelmesi arasında geçen 15 gün, devamında da alışma süreci derken baya bir ertelendi yolculuğumuz.

Hariciye böyle…bazen öğleden sonra dahi programınız değişebilir, tatile gideceği gün eşini ve çocuğunu uçakla gönderirken not tutmak üzere görüşmeye giren katipler biliyorum. Öyle aylar öncesinden program yapmak zaten imkansız.. Sonunda fırsat bulup izin aldık, burada emniyet amiri olarak göreve gelen ataşe arkadaşımızla 5 Aralık’ta yola çıkmaya karar verdik. Gideceğimiz gün dahi tetikte bekledik ama neyse ki bir mani olmadı..

Giderken gerçekten çok heyecanlandım. Kutsal yerleri bilmek ayrı, oradaki havayı koklamak apayrı.. Peygamberimizin hatta birçok peygamberin ayak bastığı yerlere ayak basmak, aynı havayı solumak, aynı gökyüzünü, gözlerinin gördüğü dağları toprakları görmek… Riyad-Mekke arası 900 km’ye yakın bir mesafe.. Memleketle Ankara arasındaki mesafeden biliyorum, Türkiye’de bu yolu otobüsle gitmeye kalksanız 12 saate yakın sürer, arabayla da molalarla beraber 9 saati bulur. Bir gece sonrasında aynı yolu döneceğimizi de düşünürsek, ciddi bir yorgunluğu göze alarak öğleden sonra 3 gibi yola çıktık. Ama arabamız SUV bir araç, Toyota Rav4, yollar da güzel olunca, ortalama 180 km ile gidince 6-7 saatte ulaştık, dönüşümüz de o kadar kolay oldu. Açıkçası yorulmadım diyebilirim. Meğer araba ne kadar önemliymiş, bu kadar farkedeceğini düşünmezdim.

Dürüst olmak gerekirse Mekke’yi Medine’yi görmek gibi bir arzu dahi duymuyordum içimde buraya gelmeden önce. Zaten hac ve umre ile ilgili hiçbir detay da bilmiyordum.. zaten gördüm ki uygulamadan da öğrenilmesinin bir manası olmuyor, havada kalıyor. Beraber gittiğimiz arkadaşımız daha önce birçok kere gittiği için tecrübeliydi, biz onlardan yardım aldık. Zaten Türkiye’den gidecekseniz umre vizesi ile gidecek ve kafileyle hareket edeceksiniz. Bu dönemde henüz umre vizeleri açılmadığı için sadece Arap ziyaretçiler vardı, biz oldukça sakin bir dönemde gidebildik yani, işte o da burada yaşamanın artısı…

Mekke’den 100 km önce, Taif’te Mikat yeri var, ihrama girmek için son durak. Burada erkekler havlu dokumalı iki parça kumaşla ihrama giriyor, kadınların kıyafet değişikliği yok..İhram sadece fiziken değil, asıl nefsen uygulanması gereken bir zorunluluk. Kalp kırmak yok, ses yükseltmek yok, çocuğa dahi kızmak yok, karınca incitmek yaprak koparmak yok, gıybet dedikodu boş laf yok.. İhram insan olmak demek aslında bunu anladım..Bizden her zaman istenen şeyler değil mi bunlar? Lebbeyk ile başlayan “Allahım hizmetine geldim, buyur, emrine amadeyim” manasındaki telbiye ile yola devam ettik..

40 dk sonra Mekke’ye vardık. Sağ tarafta Nur Dağı..Cebrail’in geldiği, ilk vahyin bildirildiği, ne kıymetli ne şanslı bir dağ.. Ama hala boynu bükük, hala hüzünlü..Kendimi zorlayarak yüzyıllar öncesindeki havayı hissetmek istedim, ama bu derece yıpratılmış bir kentte ne mümkün. Karşısında halı saha.. gerçekten ellerindekinin kıymetini bilmiyor bu millet..

Oteli özellikle yürüme mesafesinde istedik. Çocuklar uyuduktan sonra sırayla gidebilmek için. Küçük çocuğunuz varsa, en güzeli eşinizle dönüşümlü gitmek. Çocukları da umre sonrasında tavafa götürmek güzel olabilir ortamı görmeleri için ama çok yoruluyorlar, orası her daim sıcak olduğu için de bunalıyorlar..

Eşim umreyi yapıp döndükten sonra nöbeti ona devredip gece 2’i geçerken otelden arkadaşla çıktık. 10 dakika sonra Kabedeydik. Kabenin görüldüğü ilk anda edilen duanın mutlaka kabul olduğunu duymuştum. Bu şansı çok iyi değerlendirmek gerek, ne dilesem diye düşünüyordum, arkadaşım “bugüne kadar ettiğim, bugün burada edeceğim ve bundan sonra edeceğim duaları kabul et Allahım” diye tavsiyede bulundu, bir büyük zatın duası imiş. Gerçekten çok akıllıca geldiJ, gördüğüm an bunu dilemeye karar verdim. Kabeyi tam olarak görene kadar başımı kaldırmadım. Arkadaşım “geldik” deyince başımı kaldırdım, o anki heyecanımı anlatamam.. Altın işlemeli ipek siyah örtüsüyle, öylece dünyanın tam merkezinde duran, nasıl hem bu kadar sade hem de bu kadar haşmetli olabildiğini sadece Allah’ın evi olmasına borçlu olduğunu düşündüğüm Kabe..Öylece bakıp durabildim ilk anda. Genelde heyecanlandığımda verdiğim bir tepki olarak. Bir süre konuşamadım. Ama, inşaat seslerinin şantiye kolonlarının arasında çok mahsun geldi Kabe gözüme. Ben birini götürürsem çok daha yaklaştırıp o zaman “kaldır başını” diyeceğim.. kolonlar engel olmasın o güzelliği görmeye..

Image

Sonra tavafa başladık, sağ tarafa, tam Hacer-ül Esved’in karşısına, tavafın başlangıcı için yeşil bir lamba konulmuş. O hat öyle etkileyici ki, resmetmek isterdim, siyahı, beyazı, yaşlısı genci, kadını erkeği, o noktaya gelince, tek bir dilde buluşup, tek bir yöne aynı elini kaldırıp selam veriyor Hacer-ül Esvede, üç kere “Bismillah Allahuekber” diyor, ve elini öpüp kalbine koyuyor..Tek oluyor o saf, bir “tek”oluyor.. sonra tavaf başlıyor dualarla.. İbrahim makamına yaklaşabiliyoruz çünkü aşırı kalabalık değil..ama yine de Hacerül esved’i tam olarak göremiyoruz, çünkü dokunmak öpmek için insanlar orada kalabalıklaşıyor. Tavaf 7 kere yapılıyor. Önerilen dualar var ancak size kalmış, dilediğinizce herşeyin sahibinden herşeyi dileyin.. dua ederken, su içerken, namaz kılarken dönülmesinin önerildiği bu yerin tam merkezindeyken.. tüm pozitif yönler, bedenlerin ve başların yöneldiği bu alandayken, aklınıza gelen her güzelliği dileyip, tüm kötülüklerden sığının Allah’a.. günahlarınızdan tövbe edin. her dakikayı dolu dolu değerlendirin işte.. kaç kere nasip olur ki buraya gelmek..

Tavaf bittikten sonra Say’a geçtik, Kabe’nin çok yakınında.. Safa’dan başlayıp Merve’ye 4, Merve’den Safa’ya 3 kere yürüyerek toplamda 7 kere bu alanı yürüyorsunuz. Say mekanının hikayesini anlatmayacağım, Hz.Hacer’in oğlu Hz.İsmail için su ararken zemzemin çağlamaya başladığı yer burası.. hat üzerinde yukarıda yeşil ışıklarla belirlenmiş bir bölüm var, erkekler koşarak geçiyor bu bölümü, bir rivayete göre o dönemde burası tepelikmiş, Hz.Hacer yavrusunu o anda göremeyince bir şey oldu mu endişesiyle koşarak geçiyormuş burayı.. bir başka rivayete göre, Peygamberimiz (sav) zamanında bu alanda müşriklerin evleri varmış, Müslümanlara uygulanan boykot sırasında Müslümanların hala güçlü olduğunu göstermek adına sahabelerle buradan koşarak geçermiş Peygamberimiz.. Her ikisi de gerçekten etkileyici.. ve Safa’dan Merve’ye önce rampa iniyorsunuz, gürül gürül insanların ileriye gidişini görmek çok etkileyici..Mahşer de böyle olacak..Safa Merve arasında zemzem akan çeşmeler var, istediğiniz gibi içiyorsunuz. Bu arada zemzem böbrek yoluyla atılmıyor vücuttan.. Mekke’nin her zaman ılıman olması, zemzemin ter yoluyla vücuttan atılması hep hac ve umrenin şartları için büyük hikmetler içerdiğini görünce hayranlığım bir kat daha arttı..

Say yaparken sabah ezanı okundu. Biz bitirdiğimizde de namaz başladı. Biz de cemaate katıldık. Birilerinin yanında duygulansam da ağlayamam,tuhaf bi utanç duyarım.. ama işte artık o kalabalıkta Kabe’nin karşısında, kuş seslerinin ve sabah serinliğinin eşliğinde Yaratan’la gerçekten başbaşa kalıyor insan..Kabe imamının Kuranı okuyuşu o kadar etkieyici ki..İşte artık gözyaşlarımı tutamadım bundan sonra..

Otele dönüp birkaç saat dinlendikten sonra uyanınca gece yaşanan herşey rüya gibi geldi. Muhteşem bir huzur var orada, ne oteldeki hizmet aksaklığı, ne CD plakaya rağmen arabamızın çekilmesi, ne düzeni bozulan oğlumun huzursuzluğu canımızı sıkamadı.. Cuma günü tüm gün ara ara Kabe’ye gittik.

Gece yine eşimle nöbetleşe gitmeye karar verdik. Ertesi sabah araba kullanacağı için o önce gitti. Ben otelden çıktığımda saat 1i geçiyordu. Bu sefer tek gitmeye karar verdim. Önceki geceye göre o kadar sakindi ki Kabe’nin iki cephesi neredeyse boştu…  Her tavafta duvarlarına dokunulabiliyordu. Sonra Hacer-ül Esved’e kadınların dokunduğunu gördüm, ben de sıraya girdim ve yarım saat olmadan sıra geldi.. Efendimizin dokunduğu o taşı öpmek dokunmak nasip oldu, başka bir umrede kısmet olur mu onu da bilmiyorum. Gerçekten çok etkileyici  idi benim için..tekrar dönüp gelme umudu ve tesellisiyle Kabe’ye son bir kez daha bakıp ayrıldım otele döndüm..

Ertesi sabah yola çıktık, Mekke’den ayrılmamız 11 i buldu, molalara rağmen akşam 6’da eve ulaştık.

İşte böyle.. Hala etkisi üzerimde. Hacca giden büyüklerin neden bu toprakları düşününce gözlerinin dolduğunu daha iyi anlıyorum. Çok etkileyici bir mekan burası. Bambaşka bir atmosfer, bambaşka bir boyut var. Yaşamak lazım, görmek lazım.. anlatmak çok basit kalıyor, kelimelere dökmek imkansız.. Allah her isteyene gelmeyi görmeyi nasip etsin..